Mimoza – 2. Bölüm

Mimoza – 2. Bölüm

Ocak 17, 2019 0 Yazar: Semiha Kaya

Merhaba arkadaşlar!

Mimoza’yı bu sayfada paylaşmamın üstünden neredeyse on gün geçti ve istatistiklere göre her gün Mimoza için Google’da arama yapılmış ve her gün bu yazıya en az bir daha girilip bakılmış… Ne kadar mutlu olduğumu sizi anlatamam!

Öncelikle ilgi ve alakanız için gerçekten minnettarım, hepinize teşekkür ederim. Umuyorum ki, devam eden bölümlerde de aynı ilgi ve alakayı görebilirim! 🙂

Şimdi, çok fazla uzatmadan keyifli okumalar dilerim.

2. Bölüm

 

Sorumun devamı gelemeden Şeyda başını kaldırıp da bize kahveyi getiren kişiyi gördüğünde, anında taş kesilmişti. Kuru bir sesle, “Tunahan,” dediğinde, yarım kalan sorumun devamını dile getirdim. “Ne arıyorsun burada?”

Tunahan, Şeyda’nın eski sevgilisiydi ve Şeyda’nın kalbini kırmayı becerebilecek kadar da kötü bir karaktere sahipti. Oysaki onu çocukluğumdan bu yana tanıdığımı sanırdım…

“Burada çalışıyorum,” dedi, ses tonunu koruyarak ve kahveleri hızla masaya yerleştirip, “Dışarıdaki masalara ben bakıyorum, siparişlerin size ait olduğunu da bilmiyordum. Özür dilerim Şeyda…” diyerek geri çekilip hızla içeriye geçtiğinde, şaşkınlıkla gözlerimi Şeyda’ya indirdim.

Şeyda ise, aptalca bir sırıtışla bana bakarak, “Adama özür dilemeyi öğretmişim,” diyerek dudaklarının titremesini engellemek adına sırıtışını genişletti ve “Hesabı öder misin?” deyip birden masadan kalktı.

Başımı hızla sallayarak masadan kalktım ve “Sen birlikte telefon kılıfı aldığımız butiğe doğru ilerle, ben hesabı ödeyip geliyorum peşinden…” diyerek çantamı da alıp kafeye, kasanın bulunduğu yere doğru büyük adımlarla ilerlemeye başladım.

Kasaya ulaştığımda genç bir kadın bana bakmaya başlamıştı, biraz önce kalktığım masayı göstererek, “İki Türk kahvesi sipariş etmiştik,” dedim ve cüzdanımdan bankamatik kartımı çıkardım.

“Yirmi lira,” diyerek kartımı aldı ve pos cihazından geçirerek tekrardan bana bakıp, “Siparişiniz daha yeni gelmişti, bir şey mi oldu acaba?” diye sordu çekingen bir şekilde.

“Siparişimizi getiren kişiyle problemlerimiz var da…” diyerek, gözlerimi garsonların hazırlanmış siparişleri aldığı yerden çıktığı kapıya dikmiştim ki Tunahan oradan çıktı. “İti an çomağını hazırla…” diye homurdanarak şifreyi girmeye döndüğümde, kasadaki kız omuzunun üstünden Tunahan’a baktı ve tekrardan bana dönerek, “İyi akşamlar dileriz,” dedi.

Kartımı çantamın içine atarak, kafeden çıkmadan önce, sert bir bakış olduğunu umduğum bir ifadeyle Tunahan’a döndüm ve “Özürler çıkalı, hatalar çoğaldı ama bazı hataların özrü olmaz… Dikkat etmelisin,” dedim.

Daha birkaç ay önce bu çocuğu çıplak ellerimle boğmak isteyip de boğamamıştım ve şimdi karşımda böyle görmek ve hâlâ daha en yakın arkadaşımı incitebildiğini fark etmek, varlığını unuttuğum öfkemi tekrardan güçlendirmişti.

Tunahan kısık bir sesle, “Bir daha aynı hataları yapmam…” dedi ve bana doğru yaklaşıp, “Özrü olmayacak bir şey yaptığımı ben de biliyorum ama elimden şu an için başka bir şey gelmez. Sadece üzgünüm,” diyerek konuşmaya devam etti.

“Olmalısın da zaten,” diyerek ona sırtımı döndüm ve büyük adımlarla kafenin çıkışına doğru ilerlemeye koyulmuştum ki Tunahan peşimi bırakmayarak benimle birlikte kafeden çıktı ve kolumdan tuttu.

“İkiniz de beni dinlemeden yargılıyorsunuz!” dedi.

Kolumu kendime çekerek, elinden kurtardım ve “Neyini dinleyelim Tuna?” diye sordum, doğrudan gözlerine bakıyor ve ne gibi boş bir açıklama yapacağını bekliyordum. Bir kadına el kaldırmanın, benim gözümde hiçbir açıklaması olamazdı.

Hele ki onu aldattığı ortaya çıktıktan sonra… Adamlığı bir yerden sonra kendini yitiriyordu.

“Ben öyle bir şey yapmadım, ben Şeyda’yı aldatmadım. O kadar da şerefsiz değilim,” diyerek dişlerini sıktığında, hafifçe alaycı bir şekilde güldüm ve “Yine de şerefsizsin, bu yüzden dinlemeye değmezsin,” diyerek bir kez daha Tunahan’a sırtımı dönecek olmuştum ki ellerini omuzuma koyarak parmaklarını bastırdı ve “Ağır konuşuyorsun,” dedi.

Omzumu silkerek Tunahan’ın ellerinden kurtulmaya çalışırken, “Bırak beni, iş yerinin önündesin ve şu yaptığın şeye bak!” diyerek geri çekilmeye çalıştığımda Tunahan etrafına bakındı ve tekrardan bana dönerek, “Şeyda’yla konuşmak istiyorum, nereye gitti o?” dedi.

“Senin yüzünü bile görmek istemiyor, şimdi, bırak beni,” dediğimde, sinirden ve korkudan titremeye başlamıştım çünkü Tunahan’ın yüzündeki ifade hiç de hoş değildi. Şeyda’yı rahatsız etmesinden, yine onun başına bela olmasından korkuyordum.

“Buraya gelmeniz öylesine bir tesadüf olamaz, biliyordunuz değil mi?” dediğinde, kaşlarımı çatarak, “Öylesine demezdim, kötü bir tesadüf derdim ben buna! Bilsek önünden bile geçmezdik buranın!” diyerek bir kez daha silkindim ve ellerinden kurtulamayınca sesimi yükseltip, “Bırak beni Tunahan!” derken, geri çekilmeye çalıştım.

Etraftaki masalarda oturan birkaç kişi bize döndüğünde, içerideki garsonlardan birisi de bizim yanımıza gelme nezaketini en sonunda gösterebilmişti!

“Semra, beni sinirlendirme…” diyerek gözlerime baktığında, iri yeşil gözleri o kadar ürkütücü gelmişti ki istemsizce titredim.

“Sinirlendirirse ne olur?”

Arka fondan yükselen ses, şu çevre masalardan dakikalardır yükselmediği için kurtarıcım olan kişiyi görmek adına omuzumun üstünden geriye baktığımda, afallayıp kalakalmıştım. Tunahan omuzlarımı bıraktığında, hızla geri çekilerek kafenin önünde duran Çağatay ve arkadaşlarına kısa bir bakış attım ve kafenin çıkışına büyük adımlarla ilerlemeye başlamıştım ki, Tunahan arkamdan, “Bu iş burada bitmeyecek, tekrar karşılaşacağız Semra,” diye seslendi.

Ona cevap vermeksizin Çağatay’ın yanından geçip, Şeyda’nın beni beklemesini söylediğim yere doğru ilerlemeye başladığımda, ardımda bıraktığım Çağatay, “Tam olarak burada bitecek bilader,” dedi.

Son adımım havada asılı kalırken, şaşkınlıkla Çağatay’a döndüğümde, kollarını göğsünde bağlamış, Tunahan’ın karşısında dikiliyordu. Kaşlarım istemsizce çatılırken, gerisin geri onların yanına giderek Çağatay’ın koluna tereddütlü bir şekilde elimi koydum ve “Teşekkürler, ama uzatmanın bir anlamı yok,” dedim.

Çağatay, “Hayır, uzatmıyoruz. Bunu burada bitiriyoruz, seni rahatsız etmesini istemiyorsun değil mi?” diyerek bana döndüğünde, gözlerinde gördüğüm ifade beni bir kez daha afallatmıştı. Bu çocuk gerçekten de tuhaftı, yarım saat öncesine kadar oyun için yanıma gelmişti şimdiyse beni eski belalı arkadaşımdan kurtarıyordu, hem de son derece ciddi bir ifadeyle.

Başımı iki yana salladığımda, tekrardan Tunahan’a döndü ve “Derdini sormayacağım epey arızalı bir herife benziyorsun, sadece yapman gerekeni söyleyeceğim,” dedi.

Tunahan alaycı bir ifadeyle, “Allah Allah? Kim olarak söyleyeceksin?” diyerek güldüğünde, içerideki garsonlardan birkaçı Tunahan’ın yanına gelip kulağına doğru, “Abi uzatma, kovulacaksın… Patron kızıyor artık, özür dile bitsin, dağılsın şu kapının önü…” diye fısıldadığında, Tunahan sinirle nefesini verirken gözlerini kapattı ve tekrar açtığında doğrudan bana bakarak, “Öyle olsun, bu iş burada bitsin Semra Hanım… Yine bekleriz,” dedi.

Fakat bitmediğini, Şeyda’yı tekrar ve tekrar rahatsız edeceğini gözlerindeki o alaycı ifadeden anlayabiliyordum.

Çağatay, “Umarım,” derken kolunu öne uzattı ve “Gidelim,” dedi.

İstemsizce yüzümü buruşturarak Çağatay’a baktığımda, elini hafifçe salladı. Bir cevap vermeksizin yanından geçip, caddede yürümeye başladığımda, o ve arkadaşları da peşime takılmışlardı.

Kafeden biraz uzaklaştığımızda, “Teşekkürler,” diyerek ona döndüm ve arkadaşlarına kısa bir bakış attıktan sonra tekrardan Çağatay’ın gözlerine bakarak, “Ama neden karıştın?” diye sordum çünkü karışmasını, beni savunmasını beklemezdim. Sonuçta, deniz kenarındayken ona pek de nazik davrandığım söylenemezdi.

“Dut yemiş bülbül gibi adamın suratına bakacağına, yumruğunu çenesine geçirseydin kafenin önünden geçip giderdim ama öylece kalakaldığın için ve etraftaki kimsenin de o tiyatroyu bozmaya niyeti olmadığından dolayı sana yardım etmek istedim. Kötü bir şey mi yaptım?” diye sordu, kelimelerin arasında aldığı nefesler, sinirli olduğunu hissetmeme yetip de artmıştı bile.

“Sakin ol, kötü bir şey yapmadın sadece nedenini sormuştum…” diyerek geri çekildim ve “Sağ ol, ama bir daha böyle tuhaf karşılaşmalar yaşamayalım lütfen,” dedim ve gülümsedim. Ardından ona ve arkadaşlarına hitaben, “İyi akşamlar gençler,” diyerek sırtımı döndüm ve hızlı adımlarla butiğe doğru ilerlemeye koyuldum.

**

“Neden geç kaldın?” diye soran Şeyda yine bir kedi bulmuştu. Bu seferki kedi büyüktü ve kediyi kucağına sırt üstü yatırmış, vahşice seviyordu.

“Birkaç olay oldu…” dediğimde, hızla başını kaldırıp bana baktı ve “Ne dedi?” diye sordu. Gözlerinde endişe dolu bir parıltı oluştu ardından, “Ya da ‘Yine başıma bela olacak mı?’ diye mi sormalıyım?” dedi.

İçime çektiğim derin nefesi yavaşça verirken, “Sanırım benim yüzümden olacak, oldu(?)… Çenemi tutup da hiçbir şey demeden oradan çıkıp gitseydim belki başına bela olmazdı,” dedim ve iç çekerek yanına oturdum.

Kediyi vahşice sevmeyi bırakarak kucağından indirdi ve bana döndü. “Sorun değil, çeneni tutamayacağını biliyordum sonuçta ondan canımı yakmanın acısını çıkaramamıştın ve onu görünce bir iki kelime etmeden bırakacağını düşünmem saçmalık olurdu,” derken hafifçe gülümsedi ve iç çekerek başını omuza yasladı.

“Hem seninle bir alakası yok Semra… Kafeye girmeden önce nasıl baktığını gördüm, o yüzden kalkıp gitmek istedim ya. Eline geçen her fırsatta o herifin beni tekrardan rahatsız edeceğini biliyorum,” diyerek omuz silkti ve başını tekrardan omuzuma koyarak ellerini kucağında yumruk yaptı.

“Senden uzak durmasını söylediğimde, omuzuma yapıştı ve bırakmadı bir süre…” dedim düz bir sesle, ardından da olanları bir bir sırayla anlatmaya koyuldum.

**

“Yuh! Hayvana bak sen!” diyen Şeyda, hızla doğrulduğunda irileşmiş gözlerle bana baktı ve “Seni yalnız bırakıp gitmemeliydim!” dedi söylenircesine.

“Sorun değil ya, tuhaf bir şekilde de olsa Çağatay yardımcı oldu…” dediğimde, yüzüm bir kez daha istemsizce buruşmuştu. Çağatay ve onun arkadaşlarının bulunduğu her ortamda nedense tuhaf bir olay oluyordu.

Şeyda, “Hıh, kendi derdime yandıktan sonra o çocuk hakkında seninle ufak tefek dalgalarım olacak güzelim,” diyerek sinsice sırıttığında, kaşlarımı çatarak ona baktım ve “Saçmalama, kendi derdine yanmaktan kaçmak için Çağatay’ı bahane etmeyesin?” diye sordum.

Şeyda dudaklarını büküp omuz silkerken, “İnan bana, Tunahan hakkında düşünmek istemiyorum. Onu düşündüğüm her saniye beni sinirlendiriyor hem de kötü hissettiriyor ve ben, kötü hiçbir şey yapmamışken onun yaptığı iğrençliklerden dolayı kötü hissetmek istemiyorum…” diyerek gözlerini benden çekti ve boşluğa bakarak düz bir sesle konuşmaya devam etti.

“Onun yüzünden bir şeyler hissetmek istemiyorum artık.”

“O zaman Çağatay hakkında bana takılabilirsin, o kadar iyi bir arkadaşım ki diline düşmeye razı geliyorum,” dediğimde, Şeyda bana dönerek sırıttı ve “Sen çok iyi bir arkadaşsın,” diyerek hızla kollarını bana sardı, hem de sıkıca.

Gülümseyerek ben de kollarımı Şeyda’ya sardım ve “Sense mükemmelsin,” dedim.

“Biliyorum,” diyerek geri çekildi ve bana gülümseyerek baktı. Oysaki şu an gülümsüyor olmasına rağmen, bir şeyleri içine attığını ve içten içe üzüldüğünü biliyordum çünkü en yakın arkadaşlar birbirlerinin gözlerine baktığında, birbirlerinin içlerini görür.

“Toparlayacağım merak etme…” dediğinde, “Ya işte Çağatay da, böyle kollarını göğsünde bağlayıp Tunahan’ın karşısına dikildi…” diyerek, Şeyda’nın yüzündeki hüzünlü ifadenin yerini sinsi bir gülümseyişin almasını sağlamak adına konuyu tekrardan Çağatay’a çektim.

Tam da planladığım gibi Şeyda’nın yüzündeki hüzünlü gülümseme yerini daha tatlı ve sinsi bir gülümseye bıraktığında, derin bir nefes alarak ben de gülümsedim. Toparlanması gerekiyorsa, ona yardımcı olmak benim için yapılabilecek en önemli işlerden birisi haline gelebilirdi.

 

Kesitler ve daha fazlası için:

Instagram/Twitter: /semihaakaya