Mimoza – 4. Bölüm

Mimoza – 4. Bölüm

Ocak 30, 2019 0 Yazar: Semiha Kaya

Merhaba arkadaşlar… Mimoza’nın dördüncü bölümüyle işte karşınızdayım!

Herkese keyifli okumalar dilerim, eğer hâlâ sitemize abone değilseniz abone olarak yorum bırakabilirsiniz!

4. Bölüm

 

Kampüsün giriş kapısına yaklaştığımızda, çantamı Şeyda’ya vererek, “Çantamı evde unuttum! Bugün dersleri asalım mı?” diye sorduğumda, Şeyda kaşlarını çatarak kucağındaki çantama baktıktan sonra, “Şansa bak ki, senin çantanı unuttuğunu fark ederek ben almışım. Dersi asmamıza hiç gerek kalmadı!” dedi.

Umutsuzlukla kucağındaki çantamı alarak, cebimden öğrenci kartımı çıkarttım ve girişteki otomatiğe okutarak kampüse adım atar atmaz, “Kötü bir arkadaşsın,” diyerek homurdandım.

“İyi polis, kötü polis gibi düşün bu durumu… Kötü arkadaşa ihtiyacın olduğunda kötü arkadaş, iyi arkadaşa ihtiyacın olduğunda ise iyi bir arkadaşım!” dedi ve gülümseyerek bana baktı.

Kaşlarım kalkık bir şekilde Şeyda’yı incelerken, “İkizler burcu olan benim bir de, sen benden daha tutarsızsın!” diyerek suratımı iyice buruşturduğumda, Şeyda sinsice bana sırnaşarak, “Umarım tuhaf bir gün geçirirsin,” dedi ve birden koşmaya başladı.

“Şeyda!” diye arkasından bağırsam da, durmak yerine yaptığı tek şey, dil çıkarıp koşmaya devam etmek olmuştu.

Gözlerimi devirerek derin bir iç çektim ve Şeyda’nın koştuğu yönün aksi yönünde kalan fakülteme doğru geri basan adımlarımla ilerlemeye koyuldum. Bugün Şeyda’nın laneti üstümdeydi, hiçbir şekilde kaçışım olmadığını biliyordum.

Tuhaf adamımızla, Çağatay’la, tuhaf bir gün geçireceğimi şimdiden hissedebiliyordum.

**

Son ders saatine girdiğimizde, beynimin sıvılaşarak kulaklarımdan ve burnumdan akacağını düşünmeye başlamıştım çünkü bu ders olan bir gram aklımı da buharlaştırmıştı! Buharın sıcaklığı da beynimi sıvılaştırmaya yeter de artardı…

Sınıftaki yorgun bakışları fark eden eğitim görevlisi, derin bir iç çekerek, “On dakika mola veriyoruz,” dedi ve kendisine sorulabilecek sorulardan kaçarcasına sınıftan çıkıverdi.

Hemen yanımda oturan Elif bana dönerek, “Geri geldiğinde maksimum yarım saat ders anlatacak…” dedi.

“İkilemdeyim, dersten çıkıp gitmek ve derste kalmak… Biri çık git dese, çıkıp gideceğim ama bir yanım da kalmak istiyor yine de suçlayabileceğim birisi olursa, kalmak isteyen yanımı ezer geçerim!” diyerek büyük bir istekle Elif’e döndüğümde, Elif başını iki yana salladı ve “O kişi ben olmayacağım,” dedi.

Otomatikman dudaklarım bükülürken, telefonumu elime alarak, “Şansımı başka bir arkadaşımdan yana deneyeyim o zaman…” diyerek Şeyda’nın numarasını hızla tuşladım ve arama simgesine basar basmaz telefonu kulağıma dayadım.

Telefon ilk çalışın ardından meşgule düşerken, hemen ardından da mesaj gelmişti. Hızla gelen mesaja baktığımda, dudaklarım mümkünmüşçesine biraz daha büzülmüştü.

“Ne o? Şeyda da mı o kişi olmayı kabul etmedi?” diye soran Elif’e büyük bir hayal kırıklığı içinde döndüm ve başımı onaylarcasına sallarken konuştum: “Şeyda otomatik reddetme mesajına, ‘Dersini ekmeni söyleyecek o kişi ben değilim,’ mesajını eklemiş!”

“Kız seni tanıyor ya…” diyerek gülen Elif, oturduğu sırada gerindi ve “Kantine inip kahve alalım mı? Yemin ediyorum derste iki defa başım düştü, bir arada salyamın aktığını bile hissettim…” diyerek ayağa kalktı.

Gözlerimi kısarak, “İkinci kattayız, kantin ise zemin katta. Alacağımız kahve minicik bir bardakta olmasına rağmen iki lira… Kahveyi almanın marjinal faydası mı daha yüksek yoksa almamanın mı?” diye sorduğumda, Elif gözlerini kırpıştırarak bana baktı ve “Semra, şu an iktisattan ne kadar uzak olursam, benim için o kadar iyi…” dedi.

“Ama iktisat hayatın ta kendisidir. Doğa iktisadi bir sistem üzerine kuruludur…” diyerek ayağa kalktım ve çantamın içinden cüzdanımı alarak sınıftan çıktım. Elif de peşim sıra gelirken, “Olabilir, ama derslerde yeterince iktisatla içli dışlıyım o yüzden bence ders arasında böyle muhabbetlere girmemeliyiz,” dedi.

Gülerek başımı salladığım sırada, merdivenleri inmeye başlamıştık.

“Mezun olunca kesinlikle işsiz kalacaksın Elif,” diyerek birinci kata ayak bastığımda dikkatlice etrafıma bakındım ve sola dönerek merdivenleri inmeye devam ettim. Gözlerim, Şeyda’nın üstüme saldığı laneti arıyordu ki çok şükür son derse girmiştik ve daha görünürde hiçbir şey yoktu…

Elif, “Vallahi, kolumda altın bileziğim olsun diye okuyorum ben, yoksa zengin bir koca bulup evimin hanımı çocuklarımın anası olacağımı herkese bildirdim…” diye karşılık verdiğinde, “Umutsuz vakasın,” demekten alıkoyamadım kendimi.

“Hayır, yani sen çalışacaksın da günün sonunda ne olacaksın? En nihayetinde, evinin hanımı çocuklarının anası olman gerekecek…”

Elif’e kısa bir bakış attıktan sonra, “Kapital sistemin kölesi olacağım, senin çalışmasan bile kölesi olduğun sisteme hizmet edeceğim,” diyerek suratımı buruşturdum. Girdiğimiz iktisat dersinden sonra beynim yanarak bu hale geliyordu işte.

Elif ise, “Başladı yine… Ah, beni boğuyorsun!” dediğinde kantine gelebilmiştik.

“Ne yapayım? Şeyda’yı gün içinde o kadar çok güldürüyorum ki birilerinin canını sıkasım geldiğinde yanımda sen oluyorsun…” diyerek Elif’e omuz çarptım ve kantine girdim.

“İki extra kahve,” diyerek siparişi hızla verdiğimde, kahve bardaklarımız önüme koyulmuştu. Elif cebinden kahvenin parasını çıkartırken ben de cüzdanımdan bozukluklarımı çıkartmıştım.

Kasadaki yaşlı bey amca siparişlerimizin ücretini hızla aldıktan sonra, kahvelerimizin sıcak sularını da koymuş ve artık kasanın önünden çekip gitmemizi beklercesine gözlerimizin içine bakmaya başlamıştı.

Kantinden çıktığımız anda, “Şu kantindeki adamdan ürküyorum,” dedi Elif. Başımı onaylarcasına sallarken, gözlerimi elimdeki kahveme dikmiştim.

“Kahveni eline alınca, dilin mi tutuluyor kızım ya,” diyen Elif’e, gözlerimi kahvemden çekerek dönmüştüm ki ağzımı açma fırsatını yakalayamadan üstüme düşen bir gölgenin korkusuyla, kenara kaydım fakat bu kaçışım beni kurtarmamıştı çünkü saniyeler sonra gölgenin sahibi bedenen de üstüme düşmüştü.

Omuzumdaki sızı ve elimin üstünde baş gösteren yanma hissi yavaş yavaş bacağıma damlarken istemsiz bir çığlıkla, “Önüne niye bakmıyorsun?” diye bağırdım.

Sarsak adımlarımla geriye sendelediğim sırada merdivenden düşerim korkusuna, inatla elimde tutmaya devam ettiğim bardağı bırakarak kendimi Elif’in üstüne ve kendimle birlikte Elif’i de merdivenin korkuluğuna yapıştırmıştım.

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırarak başımı kaldırdığımda, karşımda dün karşılaştığımız tuhaf adamımızı görmüştüm.

Çağatay, “Ben… Çok özür dilerim ya…” dediğinde, hafifçe iç çekerek açık renk kot pantolonumdaki kahve lekesine baktım ve “Keşke insanlar özür dilenecek hatalar yapmasa…” diye söylenirken, istemsizce aşağı bükülen dudaklarımla başımı kaldırıp tekrardan Çağatay’a baktım.

“İstersen yenisini alabilirim?” diye sorduğunda, başımı hafifçe omuzuma eğip, “Pantolonumun mu yoksa kahvemin mi?” diye sordum. Bu sorum üstüne Çağatay’ın kaşları hafifçe çatılmıştı. Ardından başını biraz daha eğerek bacağımın üst kısmındaki koca kahve lekesini gördü ve “Ben, gerçekten, çok üzgünüm!” dediği sırada merdivende oluşturduğumuz insan topluluğu yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.

Tekrardan iç çekerek, “Üzgün olmaya devam et,” diye homurdandım ve son kez yerdeki kahveme bakarak, birazdan girmem gereken dersi düşündüm. Elif kendi kahvesi de dökülmesin diye arkamdan çekilmiş, benden birkaç merdiven yukarıda duruyordu. Gözlerimi Çağatay’ın gözlerine dikerek, “Yeni bir kahve istiyorum,” dedim.

“Tabii, tabii hemen alıyorum!” diyerek merdivenleri ikişer ikişer atlayıp kantine ilerleyen Çağatay’ın arkasından bakarken, “Acelesi niye ki? Az sakin inseydi merdivenleri, elim yanmazdı ve pantolonum kirlenmezdi… Kısacası bir felaket olmazdı, değil mi?” diyerek Elif’e döndüğümde, o hâlâ olayın şoku ve şaşkınlığını üstünde taşırken başını onaylarcasına sallamıştı.

Hafifçe omuz silktim ve arka cebimde titreyip duran telefonumu elime alarak ekranına baktım. Sanırım Şeyda’nın dersi bitmiş olacak ki gün içinde reddettiği tüm çağrılarıma geri dönüş yapma kararı almıştı…

“Efendim Şeydacım?”

“Minik kuşum benim dersler bitti, sen ne alemdesin?” diye sorduğunda, gözlerimi kantinden elindeki kahveyle çıkan Çağatay’a dikmiştim.

“Benim ders yarım saat daha uzadı, ayrıca… Sabahki lanetin tuttu, belki bilmek istersin,” diyerek hafifçe gülümsedim. Şeyda görmese bile benim gülümsediğimi hissedebilirdi, çünkü ben şu an onun ilk önce şaşkınlıkla kalakaldığını ve hemen saniyeler sonra kahkahalara boğulacağını biliyordum.

“Sen ciddi misin?” diye sormasının hemen ardından kahkahalara boğulduğunda, hafifçe gülümsedim ve “Ciddi olduğumu, senin lanetlerinin tuttuğunu da biliyorsun!” dediğimde, Çağatay karşımda durmaya başlamıştı.

Elimi bardağa uzattığımda, elini geri çekti ve “İstersen sınıfına götüreyim, bir çarpışma macerası daha yaşamak istemezsin değil mi?” diye sordu. Kaşlarım kalkık bir şekilde boş merdivenlere baktım ve hâlâ kahkaha atmakla meşgul olan Şeyda’nın suratına kapatırken, “Bu boşlukta, kime çarpabilirim?” diye sordum.

Çağatay’ın alnı, sorumla birlikte kırışırken başını hafifçe salladı ve “Doğru… Karşından benim gibi bir hayvan da inmeyecek tabii,” dedi. Ardından kendine hakaret ettiğini fark edercesine alt dudağını ısırarak kahveyi bana uzattı.

“Normalde teşekkür etmem gerekirdi ama teşekkür etmeyeceğim, senin yüzünden canım yandı…” diyerek yapmacık bir gülümsemeyle Çağatay’ın yüzünü inceledim. Sanırım utanmıştı, çünkü yüzü kasılmış gibiydi.

“Tekrardan kusura bakma Semra, bir ara kendimi affettirmeye çalışırım,” dediğinde, başımı hızla iki yana salladım ve “Bunu isteyeceğimi hiç sanmıyorum,” dedim.

“Neden?”

“Seninle karşılaştığımız üç anı da göz önünde bulundurursak, sen tuhaf birisin ve başıma tuhaf şeylerin gelmesine sebep oluyorsun. Bu tuhaflıklar da zamanla böyle can yakmaya devam ederse, ben seni öldürürüm…” dedim ve Şeyda’dan öğrendiğim bir şeytani gülümseme sergiledim. Bu gülümseyişe tatlı şeytan denilebilirdi.

Çağatay birkaç saniye bana dut yemiş bülbül gibi bakakaldığında, “Çünkü benim canım tatlı…” diyerek kahve döküldüğü için kızaran elimi havaya kaldırdım ve hüzünlü gülümseyişim eşliğinde Çağatay’a sırtımı dönerek merdivenleri çıkmaya koyuldum.

“Gerçekten kusura bakma Semra, mutlaka kendimi affettireceğim!” diye arkamdan seslense de Çağatay’a bakmadım. İçimden bir ses elimdeki kahveden gözlerimi bir kez daha ayırırsam, yine döküleceğini söylüyordu…