Mimoza – 5. Bölüm

Mimoza – 5. Bölüm

Eylül 9, 2019 0 Yazar: Semiha Kaya

5. Bölüm

 

“Bir dakika, yani sen o çocukla dün akşam tanıştın ve oyun gereği numaranı alması gerekirken zaten senin telefon numaran onda vardı, öyle mi? Doğru mu anladım ben şimdi?” diye soran Elif’i sanırım yüzüncü defa falan onaylıyordum.

“Evet, Elif,” demekten dilimde tüy bitmişti.

Elif, “İnanamıyorum, vasat aşk romanlarındaki klişeleşmiş tanışmalar gibi… Bir bahaneyle yaklaşan genç ve yakışıklı adam, onun çekimine karşı koymaya çalışan güzel ve masum genç kadın!” diyerek ellerini çırpmaya başladığında, ellerimle kendimi serinletmeye çalışıyordum. Bu kız beni bunaltıyordu…

Sınıfta Şeyda’yı beklediğimiz için dersten sonra sınıfta oturmaya devam etmiştik ki, Elif bu boşluğumuzu fırsat bilerek derse girmemizden yaklaşık üç dakika önce gerçekleşen fiyaskonun anlamını çözebilmek için beni soru yağmuruna tutmuştu.

“Öncelikle ben masum değilim, yani gerektiğinde gerçekten de çirkef olabiliyorum…” dediğimde Şeyda’nın benim yerime kötü polisi oynamasından dolayı iyi polis kalıbına sıkışıp kaldığımı fark ederek istemsizce burnumu kırıştırdım ve konuşmaya devam ettim. “Ayrıca o çocuk da…” duraksayarak Çağatay’ı düşündüm. Gençti, bunun için bir bahane uyduramazdım. Yakışıklı denilmese de güzel gülüyordu… “Tamam, onun için söylediklerine bir şey diyemeyeceğim şimdi çocuğun hakkını yememek gerek, güzel gülüyor…” diyerek başımı aşağı yukarı hafifçe sallamıştım.

“Öhm, buralar çok yakında aşk kokacak… Kokmasa bile kokutturacağım!”

Kapıdan gelen sesle birlikte, Elif ile aynı anda kapıya dönmüştük. Şeyda kendine yakışan tatlı gülümsemesiyle bize bakarken, adeta bir Selena girişi yaparcasına, “Selam kızlar!” diyerek ellerini salladı.

“Selam, buradan zaten çıkıp gideceğiz bizi neden sınıfta beklettiğini hâlâ anlayabilmiş değilim Şeydacım?” diye sorarcasına homurdanırken sıradan kalkmış ve çantamı omuzuma atmıştım. Elif de benimle birlikte masadan kalkarak Şeyda’ya baktı ve “Semra’ya dair tüm dedikoduları kaptım, sen de var mı bir şeyler?” diye sordu.

Şeyda yüzünde düz bir ifadeyle başını iki yana salladı ve “Yok be canım…” dedi. Açıkçası, Şeyda pek insan sevmezdi ve beni de, arada sırada ona kedi gibi sokulduğum için sevdiğini söylerdi işte bu yüzden, o canım dediğinde ortaya iki anlam çıkıyordu.

Birincisi, gerçekten içten söylüyordu ki bunu öyle her önüne gelene yapmazdı. Bana bile yılda en fazla iki defa içten bir şekilde canım derdi. İkincisi, yıkıl karşımdan köpek diyordu. Bu her zaman kullandığı anlamdı ve şu anki tahminim de, ikincisinden yanaydı…

“Peki, siz kızları gerimde bırakıyorum ve başka dedikodu denizlerine yelken açıyorum…” diyerek yanımızdan ayrılmadan önce gereksiz bir samimiyetle ikimizi de kollarının arasına hapseden Elif’le dudaklarımı büzerek derin bir nefes aldım.

Şeyda insan sevmiyorsa, ben de sarılmayı sevmiyordum. Bir de birilerinin beni sulu sulu öpmesini sevmediğimi itiraf edebilirim sanırım. Arkadaşlarımın salyalarını yüzümde hissetmek, belki de bu dünya üzerinde iğrendiğim yegâne şeydi!

Elif bize sarılmayı bırakıp da giderken, “Hâlâ neden bu kızla arkadaş olduğunu çözemiyorum,” dedi Şeyda ve hafifçe iç çektikten sonra konuşmaya devam etti. “Yani, dedikodu manyaklığı seni çekiyor olabilir ama çok fazla sarılmıyor mu?”

Şeyda’nın sorusuyla birlikte derin bir iç çekip ona baktım ve günün en büyük itirafını yaptım.

“Acıktım.”

“Ben de…”

Bu iki cümlelik itiraflarımızla birlikte Elif’in ardından biz de sınıftan çıkmış ve artık favori mekânımız haline gelmiş olan Fısıltı Kafe’ye doğru yola koyulmuştuk.

**

Şeyda ile birlikte kampüsün geniş kapısına doğru ilerlerken, “Açlıktan ölüyorum,” dedim, bizim fakülteden kampüs kapısına gelmek beş dakika sürüyor, kampüsten çıkıp da kafeye gitmek de on dakika kadar sürüyordu. Şimdiyse, sabahtan beri kahvaltı ve ders aralarında atıştırmalık niyetine yediğim bisküvilerle ayakta duran bünyem artık isyan ediyordu bu duruma.

Şeyda da beni onaylarcasına, “Ben öldüm bile, ayakta durmamı sağlayan tek şey yemeğe doğru gidiyor oluşumuz,” dedi.

“Bir zombi gibi,” diyerek gülümsedim ve adımlarımı hızlandırıp Şeyda’nın önüne geçerek, geri geri yürümeye başladım ve Şeyda’ya dikkatle baktım. Karnı tok bir Şeyda’ya kıyasla şu an yavaş yürüyordu ve açlıktan olsa gerek, ten rengi sararmış birkaç ton açılmış gibiydi. Bu yüzden de saçları her zamankinden çok daha siyah gözüküyordu.

“Gerçekten zombi gibisin!”

Şeyda gözlerini devirirken, “Psikoloji okuyorum, yürüyen ölü olmam normal değil mi?” diye sorduğunda, bölümünü ve ağırlığını düşündüm ve psikoloji bölümüne dair pek bir şey bilmediğimi anımsayarak hafifçe gülümsedim.

Tam da havalı bir cevap vermek için dudaklarımı araladığımda, Şeyda’nın bir anda, “Semra!” diye bağırmasıyla olduğum yerde saniyelik bir şekilde donakaldım. Saniyelik diyorum çünkü donakaldığım bir saniyenin hemen ardından botumun topuğunun boşluğa geldiğini ve tek ayağımın havada asılı kaldığını hissederek büyük bir akrobasi gösterisi yapmaya soyunmuştum.

Dengemi sağlayabilmek için, bir yılanın kıvrılabileceği özel hareketlerle öne arkaya süzülüp en sonunda tüm uğraşlarıma rağmen yerle bir bütün haline geldiğimde, kalçamın ağrısından hareket dahi edemez hale gelmiştim.

Homurdanırcasına, “Hepsi senin suçun Şeyda!” dediğimde, Şeyda yavaş adımlarını hızlandırmış ve hemen tepemde bitmişti.

“Saçmalama ya, ben sana umarım düşersin gibi bir şey demedim ki!” diyerek tepemde dikilmeye başladığında, başımı hızla kaldırıp, “Şimdi ne dedin sen?” diye sordum.

“Ama sen dedirttin!”

“Sonuçta dedin!”

“Semra!”

“Az konuş, çok işe yara… Kaldır beni, kalçam sızlıyor yahu…” diyerek Şeyda ile çirkefleşircesine birbirimize çemkirmeye başladığımız bu ana son vererek, yavru kediler misali Şeyda’ya ponçik ponçik bakmıştım.

Şeyda derin bir, “Of…” sesiyle birlikte beni ellerimden tuttu ve hızla ayağa kaldırdıktan sonra, çantamı da sırtımdan alarak elinde taşımaya başladı ve “İstersen benden destek alabilirsin,” dedi. Şeyda’ya kısa bir bakış atarak, “Senden destek alabilmek için boyumdan on santim feda etmeliyim kardeşim,” diyerek cık cıklaşmıştım.

Şeyda gözlerini devirirken, “Bu boy esprilerin eskisi kadar sıkmıyor canımı…” dedi, ama içten içe kudurduğunu biliyordum.

“Gerçekten mi?” diye sorduğumda, bana kısa bir bakış atarak başını hırsla salladı ve “Gerçekten!” dedi.

“Yani, diyorsun ki sen geç dalganı ben boy vermem…” dediğimde, yaptığım göndermeyi anlayabilmek için birkaç saniye olduğu yerde durması gerekmişti. Göndermemi anladığında ise elindeki çantamı sırtıma geçirirken, “Ben açım ve sen gelmiş burada berbat espri anlayışınla beni boğuyorsun!” diye bağırmaya başladı.

Çanta darbelerinden kaçmak için koşmaya başladığımda, “Boğulman pek tabii normal! Sonuçta verecek bir boyun yok!” diye ısrarla boyuyla dalga geçmeye devam ettiğimde, “Demeyeceğim! Umarım demeyeceğim!” diyerek peşimden koşmayı sürdürdü.

Tekrardan geri geri koşmaya başladığımda, “Dememelisin, çünkü bana bir şey olursa en nihayetinde sen ilgileniyorsun benimle…” dedim, Şeyda gözlerini devirerek çantamı havada savurmayı bıraktı ama koşmaya devam etti. Tabii adımları minik olunca bana yetişmek için koşması gerekiyordu.

Şeyda ile aramızdaki boy farkı on altı santimdi. O 1.54’ken, ben 1.70’tim… Bu da bizi birlikte yürürken gerçek anlamda deve ile cüce yapıyordu.

Şeyda’nın “Semra, geri geri koşmayı bırakmalısın!” diye bağırmasıyla birlikte, Şeyda’ya hak vererek önüme döndüm ve döndüğüm anda bir grup gence çarptım. Sadece birine de değil, hepsine çarpmıştım! Çarpmamın etkisiyle, bowling topunun kukaları devirmesi gibi çarptığım dört çocuğu da yere devirmiştim!

“Yuh artık!” dedi Şeyda, şaşkınlıktan gülememiş olsa gerek sesi kart bir tınıyla yükselmişti. “Bir gün içinde kaç dağı yıkabilirsin sen?” diyerek yanıma geldiğinde, Şeyda’nın tabiriyle yıktığım dağlara şaşkınca bakıyordum.

“Ben… Çok özür dilerim,” dediğimde, çocuklar kendilerine çarpan ayaklı felaketlerine, yani bana, baktılar ve aralarından birisini tanıdığımı, sadece ismen tanıdığımı, fark ettim. Dün akşam, Şeyda’nın adını öğrenmeye çalışan Mert’ti bu. Çağatay’ın arkadaşlarından birisi…

“Sorun değil demek isterdim, eğer ki çamura düşmemiş olsaydım…” diyen adını bilmediğim çocuğa bakarak, “Islak mendilim var!” dedim. Sanki bu çok bir işe yarayacakmış gibi, bir kurtarıcı edasıyla konuşmuştum.

“Kaportayı temizlemeye yeterse sevinirim valla,” diyerek yerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştığında, ayağının kaymasıyla birlikte tekrardan yere düştü ve düştüğü yerden fırlayan çamur kahve dökülmüş kotumun dizine sıçradı…

Dudaklarım istemsizce büzülürken, çemkirmek istedim ve hatta yerdeki çamuru avcuma doldurup çocuğun suratına yapıştırmak istedim ama yapamadım. Bunların tek bir sorumlusu vardı, o da bendim. Ağzımı açıp tek bir kelime söylemeye bile hakkım yoktu.

Şeyda, titreyen dudaklarımı fark ederek kötü polise bürünmekle, dalga geçmek arasında bir ikilem yaşadı. Yine de tercihi dalga geçmekten yana oldu çünkü burada tamamen haksız birini savunmak diğerlerine haksızlık olurdu…

“Kanka, dizine bok sıçramış gibi…” dedi, ardından gülüşü öyle bir hâl aldı ki yerdeki oğlan ne yaptığına bakmak için başını kaldırdı ve dizimdeki bir top çamuru görerek gülmeye başladı.

Derin bir nefes alarak, “Sen bana gülüyorsun da, senin kaportan komple böyle değil mi? Sen de altına kaçıran bebeklerden hallicesin… Tesadüfe bak ki, ıslak mendilim de bitmiş benim!” diyerek kollarımı çocuk gibi göğsümde bağladığımda, içinde bulunduğumuz ortamdaki gerginlik yerini kahkahalara bıraktı.

Mert derin bir nefes alarak gülüşüne bir son verdi ve ayağa kalkmak için elini bana uzattı. Uzattığı ele tereddüt dolu gözlerle bakarken, “Beni de o çamurun içine çekmeyeceksin değil mi? Zaten bacağımdakiyle yeterince kötü bir durumda olduğumu düşünüyorum,” dedim.

Mert başını iki yana sallarken, “O kadar da vicdansız değilim,” dedi ve elini salladı. “Eh…” derken elini tuttum ve onu hızla ayağa çekip, elini hemencecik bıraktım.

“Vebalı değilim yahu…” diyerek yerdeki diğer arkadaşını kaldırmak için elini uzattığında, “Yok yani, güvenemedim… Beni çamurun içine oturtursun diye korktum…” diyerek Mert ve arkadaş grubundan birkaç adımda uzaklaşıp Şeyda’nın yanına geçtim.

Şeyda çantamdan çıkardığı selpakı bana verdiğinde dizimdeki çamuru selpakın içine toplayarak yanımdaki çöp kutusuna attım ve çamurun ardından kalan koyu kahve lekeye baktım. “En şanslı günümde olmalıyım…” diyerek başımı kaldırdığımda, “Biz de seninle aynı şanslı günü paylaşıyor olmalıyız,” dedi bacağıma çamur sıçratan oğlan.

“Tabii, kadim dostum tarafından lanetlendiğim için bugün ayaklı felaket olarak yaşamaya çalışıyorum ama gelin görün ki, ya yıkıyorum ya da yıkılıyorum…” dediğim sırada cümleme devam edercesine, “…ya da yanıyorsun,” dedi birisi.

Başımı arkama çevirdiğim sırada Çağatay’ı, dün akşam kafede beni Tunahan’ın elinden kurtardığı vakit yanında olan çocuklardan birisiyle birlikte bize doğru gelirken gördüm.

“Ah, ben de arkadaşıyla aynı kaderi paylaşan diğer ayaklı felaket nerededir diye düşünecektim!” dediğimde, Mert’in kahkahası, anında ona dönmeme neden olmuştu.

“Ulan Çağatay, kız iki günde senin lakabını öğrenmiş…” derken, gülüşü yüzüne iyice yayılmış otuz iki diş sırıtmaya başlamıştı.

Bana lafını tıkıştırdıktan sonra bir kenarda sessizce gülen kadim dostum Şeyda, “Normalde zıt kutuplar birbirini çeker ama… Siz ikiniz kalıpları yıkıyorsunuz resmen!” derken, sadece kendi bildiği bir espriye gülercesine dudaklarını birbirine sıkı sıkıya bastırdı ve kahkahasını yutmaya çalışırcasına öne arkaya sendelerken, yüzüne yerleşen korkunç sırıtışla bize bakmaya devam etti.

Gözlerimi devirircesine başımı iki yana salladım ve “Çantamdaki ıslak mendili çıkar da verelim şunlara, sonra da yemeğe kaçalım… Senin tarafından lanetli olduğum yetmiyormuş gibi bir de açım, mahşerin dört atlısı bile benden daha az felaket getirir bu dünyaya…” diyerek güldüğümde, Mert sanki bir fırsat yakalamışçasına, “Yemeğe mi gidiyorsunuz?” diye sormuştu.

Çağatay ve arkadaşı artık yanımızdaydı ve Mert de kendisiyle birlikte çamurlara bulanan iki arkadaşıyla birlikte bizden birkaç adım uzaklıkta çamurlu pantolonları ile ayakta duruyorlardı.

Ben Mert’i onaylamazken, Şeyda çantamdan çıkardığı ıslak mendili Mert’e uzattı ve “Evet,” dedi. İnsan sevmeyen arkadaşım, nasıl bir şeyin kokusunu aldıysa, her an bize yapışmak ister gibi sırıtan Mert’i onaylamıştı.

Gözlerim istemsizce kısılırken Şeyda’yı izliyordum, “Umarım siz de açsınızdır…” diyerek etrafımızdaki beş erkeğe de dikkatle baktı ve sinsice gülümseyerek bana döndü. Kaşlarım çatılırken, hafifçe başımı eğdim ve yüzümü sadece Şeyda’nın bildiği, ‘Sen ne yapıyorsun?’ anlamına gelen ifadeyle buruşturdum.

“Yemek sizdense, ben gelirim!” dedi üstüme çamur sıçratan çocuk. Yanındaki suskun sarışın ise, “Açıkçası benim bir buluşmam var ve bu kılıkla gidemeyeceğim için erkenden kaçmam lazım, yani sizinle takılamam…” diyerek bir adım geri çekildi ve müsaade istercesine el salladıktan sonra bize sırtını dönüp otobüslerin kalktığı durağa doğru usul usul ilerledi.

Mert zaten bu teklifi edecekken, teklifi duymasıyla birlikte başını hızla sallamış ve dünden razı olduğunu gerçek anlamda göstermişti.

“Ben de arkadaşlara uyum sağlarım…” diyerek bana bakan Çağatay’la birlikte, yanındaki oğlan da “Oğuz’a katılıyorum. Yemek sizdense, ben dünden razıyım!” diyerek genişçe gülümsedi.

“Şunu söyleyeyim, yemek bizden değil özellikle benden hiç değil… Olacaksa, ondandır,” diyerek parmağımın ucuyla Şeyda’yı gösterdim.

Madem bu oğlanları masamıza davet etme şeytanlığını yaptın, cehennemin gibi cebin de alev alsın kadim dostum!

 

Kesitler ve daha fazlası için: @semihaakaya