Örümcek Ağındaki Kız – Kitap Yorumu

Merhaba arkadaşlar! Yine bir kitap yorumuyla karşınızdayım. Güzel bir kitap değerlendirmesi olmasını isterdim ancak beni birazcık üzen bir kitap oldu bu… Çünkü harika Millennium üçlemesinin devam kitabıydı ve yazarın vefatından dolayı başka bir yazar tarafından yazılmıştı…

Tahmin edersiniz ki, hiç içime sinmedi.

Örümcek Ağındaki Kız – Kapak Arkası:

Halkı gözetleyenler, en sonunda halk tarafından gözetlenirler.

Lisbeth Salander, Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi NSA’in ağını hacklemiş ve çok önemli bazı bilgiler edinmiştir. Ejderha dövmeli kızın adaletsizliğe karşı duyduğu öfke hiç sönmeyecek bir alev gibidir, özellikle de o ateşi daha da harlayacak birtakım devlet sırlarını ele geçirdikten sonra.

Mikael Blomkvist, gecenin bir yarısı yapay zekâ konusunda uzman Profesör Balder’den gizemli bir telefon alır. Millennium’u içine düştüğü zor durumdan kurtaracak bir haberin kokusunu alan Mikael, profesörle görüşmeye gittiğinde örümceklerle dolu bir ağın içine düştüğünü fark eder. Ve işte böylece yıllar sonra Lisbeth’le yolları yeniden kesişir.

Korumak için öldürmeye hazır biri…
Gerçeklerin birbirine dolandığı bir ağ…
Ve avının peşini asla bırakmayacak bir örümcek.

Millennium serisi dördüncü kitabıyla bomba gibi geliyor. Örümcek ağına düşmeye hazır olun!

Örümcek Ağındaki Kız – Kitap Yorumu:

Kendimi Stieg’e ihanet etmişim gibi hissettim. Ben böyle hissettiysem, David Lagercrantz ne hissetmiştir diye düşünüyorum… Eğer o da ihanet etmiş gibi hissetmediyse vay haline.

Kesinlikle karakterlerin kişiliklerinden sapılmış, fanfic tarzında yazılmış bir kitap gibiydi. Tek aksiyon noktası Camilla’ydı, ki ona sonra geleceğim, o da sadece iki bölümlük bir heyecan yarattı. Yani koskoca 500 sayfalık kitap, sadece Stieg’in taslaklarıyla kalsaydı daha harika bir şey olabilirdi ancak David’in dahil olmasıyla, işler biraz yolundan çıkmış. Kesinlikle ilk üçlemenin tadını vermeyen bir kitap oldu.

Mikael Blomkvist’ten bahsedeceğim öncelikle. Lisbeth deyince akan suların durması dışında Mikael’ın karakteri tamamen değişmiş. Ne yönden değişmiş? Araştırmacı gazeteciliği bırakıp, Millennium’u terk etmeyi başka bir işte çalışmayı düşündü. Mikael Blomkvist düşündü bunu! Neredeyse imkansız bir şeyden bahsediyoruz. Adam, hayatını Millennium’a adamış, sırf Millennium yıkılmasın diye iç çeke çeke bir süreliğine yazı işlerinden istifa etmiş olan Mikael, işi tamamen bırakmayı düşünüyor. Hem de basında onun hakkında yazılanlar için… Mikael’ın ilk üçlemedeki bilindik karakterine aykırı bir düşünce yapısıydı bu. Ayrıca Mikael’ın her kitapta gördüğümüz o şeytan tüyü bu kitapta yoktu. Kimse Mikael’ı yatağa atmak istemedi. Erika’nın onu yatağa atma isteği bile o kadar yapaydı ki… Kendimi hiç de Millennium serisini okuyormuşum gibi hissetmedim.

Yanlış anlaşılmasın, herkes Mikael’ı yatağa atsın falan kafasında değilim ama karakterlerin belirli bir çizgileri vardır ve Mikael ilk üçleme boyunca her kitapta iş yaptığı insanlarla samimiyet kurup, yakınlaşmış bir karakterdi ve bu kitapta herkese karşı aşırı soğuk olması… Bu da alıştığımız Mikael Blomkvisit değildi.

Lisbeth Salander’e geliyorum şimdi de… Kendisine “Pippi” dedirtti. Buna bu kadar takılmamın sebebi, Lisbeth ilk kitapta, “Eğer Pippi esprisi duyarsam kafanı kırarım,” tehdidinde bulunmuş, bunu da bütün ciddiyetiyle yapmış bir karakterdi ve bu kız, kendisine Pippi dedirtti. Bu bile, “Ne okuyorum ya?” dedirtti bana. O noktadan sonra zaten, kesinlikle fanfic okuduğum düşüncesine yoğunlaştım çünkü sevdiğim karakterler, kendi varlıklarını biraz yitirmiş gibiydiler. Lisbeth’in tek sabit kalan olayı, kadınlara ve çocuklara kötü davranan erkeklerden nefret etmesiydi ve bu da olmasaydı Lisbeth’in hikâyesini okuduğumu düşünmezdim.

David’in yazımı güzeldi, kurgulaması iyiydi ama asla ve asla Stieg’in eline su dökemez. Kesinlikle aralarında dağlar kadar fark var. İlk üçleme nere, bu kitaplar nere yani… Kaldı ki, bu kitabın bir kısmının taslağını hazırlayan kişi Stieg’di. Buna rağmen kitapta büyük eksiklerin olduğunu hissettim.

Şimdi Camilla’ya geliyorum. Leydi Zala. Benim hayal kırıklığım oldu bu kız.

Açıkçası David’in Camilla etkisinde olduğunu düşünüyorum bu yüzden her zaman okuduğumuzdan daha vasat bir Lisbeth okumuşum gibi geldi. Ayrıca Camilla’yı öyle fantastik bir karakter olarak işledi ki, kitap gözümdeki gerçekçiliğini yitirdi.

Birkaç yerde okuduğum yorumlarda Camilla’yı güçlü bir düşman olarak hayal ettim ancak bana fos bir karakter gibi geldi. Sadist bir manyak olduğu bir gerçek ancak güçlü bir düşman olamayacağı da apaçık ortadaydı yani zira bir bakışıyla insanları intihara sürükleyen bir karakter (bana fazla fantastik geldi en azından yazar kişisi, bu bakışların arka planında yatan o hissiyatı geçirebilmiş olsaydı daha gerçekçi gelebilirdi ama maalesef ki bunu başaramadı) olarak iki bölümde kaybetti.

Bu yüzden açıkçası son üçleme olmasa da olurdu diyorum ama zaten aldım, arayı da çok açmadan okuyayım diye okuyorum.

İlk üçleme bir efsaneydi ama son üçleme kesinlikle, Rowling’in Lanetli Çocuk tiyatro oyunu (senaryosu) kadar vasat bir şey…

Sizlere kitaptan alıntılar bırakayım!

“İnsanın karakteristik özelliği çelişkileridir: aynı zamanda hem uzakları hem de evi özleriz.”

“Bazen ne kadar dikkat etseniz bir şeyler ters gider.”

“O, gücünü kendi cehenneminden almış, cehenneminde boy atmış. Çok tehlikeli biri olmuş, yapılanları unutacağını hiç sanmam.”

Benim kuşağımdan çok insan bu tür şeyleri küçümseyecektir ama ben romanların, resimli ya da resimsiz olsun, insan hayatında çok önemli bir yer tutabileceklerini söyleyebilirim.

“Hep yanlış insanlar vicdan azabı çekiyor, acılara neden olanların vicdanları yok.”
-Erich Maria Remarque

Halkı gözetleyenler en sonunda halk tarafından gözetlenirler.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: