The Mortal Instruments: City of Bones – Film Yorumu

The Mortal Instruments: City of Bones yani, Ölümcül Oyuncaklar: Kemikler Şehri filminin yorumuyla, hepinize merhaba!

Şimdi arkadaşlar, ben bu seriye fena halde kafayı takmış gibiyim. Geçenlerde ilk iki kitabını sipariş etmiştim ve diziyi de bitirmemin üstünden çok geçmemesine rağmen ikinci kez bitirdim.

Dizinin birinci sezon yorumuna ulaşmak için buraya, ikinci sezon yorumuna ulaşmak için buraya ve üçüncü sezon yorumuna ulaşmak için de buraya tıklayabilirsiniz!

Şimdi, size filmin kadrosundan bahsedeceğim ve sonrasında da film hakkındaki yorumuma geçeceğim ve tabii ki dizi yorumlarıma bakıp geldiyseniz, konuya az çok hakimsiniz ama dizi yorumlarımdan habersiz geldiyseniz diye de filmin konusuna yazacağım!

The Mortal Instruments: City of Bones – Film Konusu:

Clary, Pandemonium adlı bir gece kulübüne gider ve o akşam işlenen bir cinayete tanık olur. Bu anı gördükten sonra doğa dışı olaylar da peşini bırakmaz. Önce Valentine adında bir adam, annesi Jocelyn’i kaçırır. Kulüpte tanıştığı insanlardan kendisine yardım etmelerini ister. Karşılığında ise çok zor bir karar verir ve annesinin hiçbir zaman onaylamayacağı bir yola girer. Hem en iyi dostuyla kavga edecek, hem de aşıkın bilinmedik sularına dalacaktır…

The Mortal Instruments: City of Bones – Film Kadrosu:

Lily Collins – Clary Fray

Jamie Campbell – Jace Wayland

Robert Sheehan – Simon Lewis

Kevin Zegers – Alec Lightwood

Jemima West – Isabelle Lightwood

Godfrey Gao – Magnus Bane

Jonathan Rhys Meyers – Valantine Morgenstern

Lena Headey – Jocelyn Fray

The Mortal Instruments: City of Bones – Film Yorumu:

Pekâlâ şimdi dizi yorumlarımdan benim bu seriye neden başladığımı az çok biliyorsunuzdur, tamamen malec için. Hatta diziyi ikinci tur tekrar izlediğimde de yine neden izlediğimi anlamış oldum ve şimdi filmi de izledim çünkü filmin neden tutmadığını ve neden diziye aktardıklarını merak etmiştim.

Ancak filme başlar başlamaz nedenini anladım.

Lily Collins ne kadar harika bir Clary Fray olmuş olsa da, açıkçası dizinin korku yönü o kadar ağır basmış ki dizide gördüğüm o renkli ve gotik dünyayı filmde hiç hissedemedim. Hep bir gerilime ağırlık verme, korku hissi yaratma ön planda olmuş kaldı ki ben bunu pek sevmedim.

Zaten filmde oyuncular sadece dördünü sevdim, bir önceki paragrafta da belirttim üzere öncelikle Lily Collins’in çok iyi bir aktris olduğunu söylemeliyim ve Clary Fray’i çok iyi canlandırmış (en azından kitabı okuyana kadar yorumum böyle) çünkü dizide Kat’in vasat oyunculuğu yüzünden onu karaktere yakıştıramamıştım.

Ancak filmde, Jace’i daha çok sevdiğimi söylemeliyim çünkü dizideki Jace (Dom her ne kadar benim tipim de olsa dizideki karakteri felaket olduğu için kendisinden bir tık soğutmuştu beni) gerçekten liseli ergenlerden beterdi. Simon’a adam akıllı yardım bile etmezken, “Biz kötülükle, karanlıkla savaşırız,” ayakları çekiyordu.

Ancak filmdeki Jace, gerçekten bir gölge avcısıydı ve gerçekten de “Biz iblislerle savaşırız,” demesinin hakkını veriyordu.

Biliyorum biliyorum, sürekli diziyle karşılaştırıyorum ama henüz kitapları okumaya başlamadığım için şu an başka bir kıyas yapabileceğim malzeme yok elimde…

Öte yandan yine çok sevdiğim oyunculardan birisi olan Jonathan’ın kadroda olması da beni pek bir etkiledi diyebilirim. O adam kesinlikle benim tipim, yani hem aksanı olsun hem görünüşü olsun… Yıllardır beni etkilediği rahat bir şekilde dile getirebilirim… Yani filmi biraz da onun için izledim, bir Jonathan dozumu alayım istedim hem filmin kötü adamı olunca etkisi de artmadı diyemem.

Film genel olarak karanlık bir havadaydı ve içine çekmiyordu, sanırım bu yüzden seriyi film yapmayı bırakıp dizi yapmaya karar vermişler… Mesela yine diziyle karşılaştıracak olursam, filmin detayları biraz daha oturaklaydı ve işleniş tarzını daha çok beğendim fakat düzen konusunda o kadar iyi değillerdi. Kemikler şehrine gitmeleri, Magnus’la görüşmeleri… Bu tip şeyler aşırı yüzeysel kalmıştı ama film oluşu göz önünde bulundurulunca yeterince üzerinde durulan konular olmadı sanırım.

Yani, filmi hiç beğenmedim desem yeridir. Diziyi yine oturup tekrar tekrar izlerim ama filmi bir daha açıp izleyeceğimi sanmıyorum.

Ayrıca, üzülerek söylemek isterim ki Jace ve Clary’nin terastaki o öpüşme sahnesi… Daha kötü öpüşme sahnesine denk gelmemişimdir. Sahnenin başında çok sakin bir öpüşmeydi ve açıkçası hoştu ama sonra bir derinleştiler, annem bir anda suratım buruştu… Yani anlayın ne derece hoşlanmadım o sahneden…

Her neyse, filmin fragmanını bırakıyorum, izlemek isterseniz izleyebilirsiniz bence ama ben hiç sevmedim. Baya eksilerde bir filmdi…

Semiha Kaya

6 Haziran 1998 doğumlu, hayalleri yaşından çok olan ve hepsini bir bir gerçekleştirmek için acayip hırs dolu bir insanım.
Hırsımın yanı sıra, üşengeç ve unutkan da olduğum için tüm planlarımı sonsuza dek yaşayacakmışım gibi yaparım lakin genelde anın tadını çıkartırım.
Hem ne demiş James Dean?
"Sonsuza kadar yaşayacakmışsın gibi hayal kur. Bugün ölecekmişsin gibi yaşa."
Benim hayallerim zaten sonsuzluğa eriştiği için, şimdi yaşadığım her anı güzel kılmak için çabalıyorum çünkü bu dünyaya bir kez geliyoruz, tadını çıkarmadan veda etmek yakışmaz bana.
Öte yandan, yazmak ve okumakla fazla haşır neşirim. Öyle ki, Wattpad uygulamasında on milyona ulaşan mizah kitabım, şu an Epsilon Yayınları sayesinde raflardaki yerini aldı. Hâlâ daha aktif bir şekilde yazmaya devam ederken, üniversite okumaya da çalışıyorum. Bir garip İktisat öğrencisiyim ve mezun olduktan sonra bölümümle de ilgili çok büyük hayallerim var.
Size söyledim ya, hayallerim yaşımı aşıyor diye... Benim çok fazla hayalim var. Öyle ki, benden birkaç tane olmasını isterdim çünkü yapmak istediklerimin hepsini bir ömre sığdıramayacakmışım gibi hissediyorum.
Kısacası ben, çok düşünen, çok kuran, çok yazan, çok... çok... Diye giden bir sürü şeyle uğraşan bir insanım.
Bana, instagram: semihaakaya / wattpad: ianinprensesi kullanıcı adları üzerinden ulaşabilirsiniz!

Önerilen makaleler

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: