Yol ~ 1. Bölüm

Yol ~ 1. Bölüm

Şubat 15, 2019 0 Yazar: Semiha Kaya
  1. Bölüm: Issız Yol

Issız bir yola ilk girişim değildi, aynı zamanda ıssız bir yolda elinde benzin bidonuyla gezen bir adamı da ilk görüşüm değildi.

Bu durumu tuhaf kılan şey, adamın üstünde damatlık diyebileceğim bir smokinin olmasıydı, üstünün darmadağın olmasından bahsetmiyorum bile… Yolda kaldığı her halinden belli oluyordu ama onda dikkat çeken başka şeyler de vardı.

Mesela, sanki daha önce hiç yola çıkmamış gibi bir hali vardı. Gözleri etrafta korkuyla dolanıyordu. İnanın bana, benim gibi ömrünüzü yollarda olmaya adadığınızda ve uzun bir süre de yollarda olunca, yolda olmak konusunda tecrübesiz kişileri daha ilk bakışta anlar hale geliyordunuz.

Arabamı yavaşlatarak, yolcu kapısının camını direksiyonumdaki otomatikten indirdim ve artık yürümekten nefes nefese kalmış adama dikkatle baktım. Gözlerimi, adamın karanlıktan rengi belli olmayan gözlerine diktiğimde, cama biraz daha eğilerek, “Merhaba!” dedi. Hoş bir sesi vardı, biraz da naifti…

Hafifçe başımı öne eğip dikkatle adama baktım ve “Merhaba… Problem ne?” diye sordum.

Doğrudan konuya girmiş olmama sevinircesine, “Benzinim bitti ve yolda kaldım. Acaba beni en yakındaki benzin istasyonuna götürebilir misin?” diye sordu. Kaşlarımı kaldırarak araç içi tutucuda zaten açık olan telefonumdan hızlıca yol üzerinde işaretlediğim benzin istasyonlarına kısa bir bakış atarak, “Götürürüm götürmesine de… Geri dönüşün kolay olmaz ki,” dedim.

“Kaç kilometre?” diye sorduğunda, en yakındaki benzin istasyonuyla şu anki konumumuzu hesaplayabilmek için işaretledim ve navigasyon sesi benden önce adama karşılık verdi. “Yedi kilometre, on beş dakika.”

“Yürüyerek dönecek olmanla hesap edersek bu on beş dakika epey bir katlanacak,” diyerek de navigasyona ekleme yapmıştım.

Adam hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle, “Kahretsin…” diye homurdanırken, camdan çekildi ve gökyüzüne baktı. Ne dediğini duyamamış olsam da, kendi kendine söylendiğini anlayamayacak kadar da sağır değildim.

“Hey, araban ne tarafta kaldı?” diye sordum adama, bagajda yolda kalırsam diye her zaman yedek iki bidon benzin taşıma alışkanlığım vardı. Bu yüzden birisini bu adama satabilirdim, böylece cebimdeki nakit sayısını arttırmış olur aynı zamanda da yolda kalmış bir garibana yardım etmiş olurdum.

Sanırım bir taşla iki kuş vurmak, buna denirdi.

Adam tekrardan cama eğilirken, “Şu ileride…” dedi. Elini önümdeki yola uzatmıştı, tam da benim gideceğim istikamette olduğu için bu sefer tüm dikkatimi adama verdim.

Dağınık koyu kumral saçları, keskin yüz hatları vardı. Yakışıklı denilebilirdi ama yüzünde evcimen erkek denilen o tiplerden vardı, fazla bakımlıydı. Öte yandan, elinden kötülük çıkacak birine benzemiyordu ama haberlerde gördüğüm katillerin de en az bu adam kadar zararsız göründüğünü biliyordum.

Tereddütlü bir şekilde, “Atla, seni arabana götüreyim. Bagajımda bir bidon benzin var seni istasyona kadar çıkartır…” dedim. Adam şaşkınlıkla irileşen gözleriyle bana baktı bir süre ve hemen harekete geçti. Hızla kapıyı aralayıp kendini arabaya attı ve “Çok teşekkür ederim!” dedi, kapıyı ardından kapatır kapatmaz emniyet kemerini takmıştı.

“Benzinin parasını alırım, umarım yanında nakit taşıyorsundur,” dediğimde, el frenini indirerek ayağımı gaza değdirdim ve ilerlemeye koyuldum.

“Tabii, cüzdanım dolu merak etme…” dedi, ardından bana kısa bir bakış atarak, “Kimliğimi göstermemi ister misin?” diye sordu. Kaşlarımı kaldırarak, “Neden?” diye karşılık verdim. Gözlerimi kısa bir anlığına yoldan alıp adama dikmiştim.

“Gecenin bir yarısı arabana aldığın bir adamdan korkabilirsin, o yüzden yani…”

Söylediğine istemsizce gülerken, “Kimliğini gösterince, beni öldürmeyeceğine mi inanmam gerekiyor?” diye sordum.

“Yok, yani… İsmini bildiğin bir insan senin için çok fazla tehdit oluşturmaz, sanırım?” cümlesinin sonuna doğru sesi kısılmıştı. İstemsizce gülümseyerek adama baktım, oturduğu yerde büzülmüş müydü yoksa bana mı öyle geliyordu?

Derin bir nefes alarak, “O zaman adın ne?” diye sordum.

“Levent…” dediğinde, direksiyondaki sağ elimi çekerek adama uzattım ve “Yonca…” dedim, hemen ardından da ekledim: “Sakın dört yapraklı mı diye sorma, yemin ediyorum kafa atarım.” Adımı söyledikten sonra bu cümleyi söylemek artık bir alışkanlık haline gelmişti.

Arabaya bindiğinden beri ilk defa gülen Levent, gergince elimi sıktı ve “Öyle bir espri yapmak için IQ’mdan feda etmem gerekir,” dedi.

Söylediğiyle birlikte ben de güldüğümde, elimi bırakmıştı. Böylece sağ elim direksiyondaki eski yerini alırken, “Araban ne kadar uzakta?” diye sordum. Levent arabaya bindiğinden bu yana beş dakikadır ilerliyorduk ve çok hızlı olmasam da birkaç metre kat ettiğimiz söylenebilirdi. Ortalıkta ise araba gözükmüyordu.

“Şu ilerideki ağaçların orada…” dediğinde, gözlerimi kısarak dikkatle oraya baktım. Gece olmasına rağmen ayın parlaklığı yolu büyük miktarda aydınlatıyordu, öte yandan ıssız bir yolda olduğumuz için uzun farlarım yanıktı. Kısacası, orada bir araba olsaydı şimdiye dek görmem gerekirdi.

“Oraya bıraktığına emin misin?” diye sorduğumda, Levent de gözlerini kısarak öne eğildi ve “Belki biraz daha ileridedir… O ağaçlıkların orada arabanın istop ettiğine eminim!” dedi. Sesi titremişti.

Hızımı arttırmak için gaza biraz daha bastığımda, Levent’in bahsettiği ağaçlığı büyük miktarda aydınlatmaya başlamıştım. Oraya yaklaştıkça da, yol kenarındaki yol işaretini gösteren tabelanın kenarındaki siyah el çantasından başka bir şey gözükmüyordu.

“Acaba…” diye mırıldandım. “Arabadan indiğinde, onu kilitlemiş miydin?”

Arabamı el çantasının yanına çekerken, yavaşladıktan sonra el frenini çekip Levent’e dönmüştüm. Levent ise, muhtemelen arabasının olması gereken boşluğa bakarken, “Emin değilim…” dedi.

“Yani… Yolda kalan arabanı çaldılar?” sorarcasına mırıldandığım cümleyle birlikte bana döndüğünde, artık gözlerinin rengini görebiliyordum. Kahverengi. Çok koyu değildi, öyle çok açık da sayılmazdı. Tatlı bir kahverengiydi. Baktıkça canımın sütlü çikolata çekmesine sebep oluyordu.

Levent, “N-nasıl?” diye fısıldarken, gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum. Kaşlarım istemsizce küçük Emrah stiliyle alnımın ortasında birleşmeye çalışırken, Levent’e, “Ya çok iyi bir oyuncusun ya da gerçekten yolda kaldığın yetmezmiş gibi bir de arabanı çaldırdın…” dedim. Ardından da alayla ekledim: “Ama şansa bak ki, çalanlar iyi adammış sanırım… El çantanı bırakmışlar.”

Levent ise, emniyet kemerini açarken, “Şansıma tüküreyim,” dedi ve emniyet kemerinden kurtulur kurtulmaz yolcu kapısını açarak kendini arabadan dışarı attı. Çantasına doğru ilerlerken, gözlerim onun üstündeydi ve etrafı inceliyordum.

Yolda başınıza her şey gelebilirdi. Hiç ummadığınız insanlar tarafından kaçırılabilir ya da öldürülebilirdiniz. Ben bunları hesaba katarak yola çıkmıştım, başıma nelerin gelebileceğini az çok biliyordum ve her şeye karşı, kendimce önlemlerim vardı. Yine de, ufak bir boşluk sizi canınızdan edebilirdi.

Bu boşluğu vermemek adına, dikkatle etrafı inceledikten sonra koltuğumun altındaki taşınabilir elektro şok cihazını elime alarak arabadan indim.

Elektro şok cihazım birkaç defa, şarj etmeden kullanılabiliyordu ve yasal olarak üstümde taşıyabileceğim en yüksek voltaja sahipti. Yani bununla çarptığım bir kişi, bayılabilirdi. Bu yüzden, birkaç kişi birden saldıracak olurlarsa hazırdım. Ayrıca arabamda otomatik çalıştırma olduğu için anahtarımı arabaya takmama gerek yoktu, bu sayede arabadan indiğim anda araba hâlâ çalışırken kapıları kilitleyebiliyordum.

Arabanın ön kaputundan dolanarak yerde, tam anlamıyla tarlası yanmış köylü misali oturan Levent’e kalkık kaşlarla baktım. Elindeki notu bana kaldırırken, “Dalga geçmeyi de eksik etmemişler…” dedi.

Nota kısa bir bakış attığımda, gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

Hayat dersi bir: Yolda kaldıysan, kapını kilitle…