Ölmesi Gereken Kız – Kitap Yorumu

Merhaba arkadaşlar… Millennium serisi afilli bir şekilde sonlandı demek isterdim ancak hayal kırıklığımı sıraladığım bu kitap yorumunu sizlerle paylaşıyor olmak kalbimi kırıyor… Fakat işin iyi yanından bakıyorum, ilk üçleme kesinlikle doyurucuydu ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, harika bir final kitabı gibi bitiyordu.

O yüzden, son üç kitabı almasanız da olur diyerek kitap hakkındaki yorumuma geçiyorum.

Ölmesi Gereken Kız – Arka Kapak:

“ŞİMDİ NE YAPACAKSIN?”
“KEDİ OLACAĞIM, FARE DEĞİL.”

Lisbeth Salander uzun süredir ortalıkta yoktur. Üstelik evini bile satmış, ardında da hiç iz bırakmamıştır. Kimsenin haberi olmasa da tek bir şeye odaklanmıştır: Artık av değil, avcı olacak ve kız kardeşi Camilla’yla kozlarını paylaşacaktır.

Mikael ise Lisbeth’in bu sessizliğinden büyük endişe duyuyor ama ona bir türlü ulaşamıyordur. İsveç sokaklarında ölü bulunan evsiz bir adamın kimliğiyle ilgili yardıma ihtiyacı vardır çünkü resmî kurumlarda adama dair hiçbir kayıt yoktur. Bu adamı ilginç kılan şeyse cebinde Mikael’in telefon numarasının bulunması ve ölmeden önce de bazı devlet yetkilileriyle ilgili merak uyandıran iddialarda bulunmuş olmasıdır.

Lisbeth geçmişinden kalan son parçanın peşinde, Mikael ise yozlaşmış düzenin yine tam ortasındadır. Ama bu kez birbirlerine daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaçları vardır çünkü ikisi de ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştır.

Ölmesi Gereken Kız – Kitap Yorumu:

Vasat. Tek kelimeyle vasat bir kitaptı. Eğer bu gün bu kitabı elimden bırakmış olsaydım muhtemelen haftalar sonra elime anca alırdım o derece durağandı.

Daha öncesinde yazarın (David’in) Lisbeth’in ikiz kardeşi Camilla’nın etkisi altında kaldığını ve istemsizce onu Lisbeth’in önüne koyduğunu hissettiğimi söylemiştim ve kesinlikle öyle olduğunu bu kitapla birlikte anlamış bulunmaktayım.

Zira David, Camilla’nın hikâyesini acıklaştırmış ve Lisbeth’in bütün o öfkesini tarumar ederek saçma sapan bir intikam dairesi oluşturmuştu.

Şimdi aslında eleştirmek istediklerimi belirli bir sıraya soksam daha iyi olacak. Beşinci kitabın yorumunda, “David, Stieg’in ilk kitapta uyguladığı iki farklı olayın birbirini tamamlama stilini kullanmaya çalıştığını bazı açıkları olmasına rağmen bunda başarılı olduğunu,” söylemiştim. Ancak bu stili final kitabına yedirememiş.

İki kardeşin arasındaki intikam savaşını okumak yerine, bir dilencinin ölümünün araştırılmasını okuduk ve oldukça sıkıcı bir olaydı. Harriet Vanger’ın olayı en azından iç içe geçmiş sürükleyici bir olaydı ancak dilencinin ya da adını söylemek gerekirse Nima’nın hikâyesi sadece bir trajediydi ve o kadar da büyük bir heyecan uyandırmıyordu.

Lisbeth’le Camilla’nın intikam savaşı kitabın 10 bölümünü ele geçirdiyse, Nami’nin trajedisi kitabın 27 bölümünü ele geçirmişti. Ağırlık Nami’nin yaşadıklarında ve trajedisinde saklıydı. Ancak ben Lisbeth ve Camilla’nın olaylarını görmek istiyordum. Sanırım David bu ikili arasındaki yükselen ateşi ancak finalde yazabildi çünkü olaylar sonlara doğru kızışırken, sonunda beklediğim heyecanı buldum gibi hissetmiştim ki bu bile felaket oldu.

David, kesinlikle son üçlemeyle Stieg’in yarattığı efsane evrene kibrit suyu dökmüştü. Bu kadar vasat bir son olamazdı.

Her şey olağanüstü gerçekleşmekle birlikte David’in Camilla’ya acındırması ve bir anda onu bir aziz gibi göstermesi o kadar sinirlerimi bozdu ki… Açıkçası kitaba duyduğum öfkeyi şu an anlatamam ve kesinlikle vasat diye defalarca vurgulamamın sebebi de buydu.

Eğer kitabı bugün bırakmış olsaydım, yarın kesinlikle elime alamazdım o kadar içimi sıkmıştı… Her neyse, ilk üçlemeyi herkese dolu dolu tavsiye ederim ancak son üçleme… Kesinlikle kaçılması gerek son üç kitaptan.

Diyeceklerim bu kadar…

Millennium Serisinin diğer kitapları olan Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız, Örümcek Ağındaki Kız ve Göze Göz Dişe Diş Diyen Kız kitaplarının yorumlarına, kitap isimlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Bu hayatta çoğu şeyi tanımlayan bir sürü güzel sözcük var,” diye devam etti adam. “En çok da aşkla ilgili, değil mi? Herhalde ünlü şairler Keats ile Byron’ı okumuşsundur gençliğinde. Bence aşkı iyi tarif ediyorlar. Fakat şu dipsiz acı, Mikael, sözsüzdür. Hiç kimse tarif edemez, en büyük sanatçılar bile.”

Zaman karanlıkta kaybolmuş, her şey sessizliğe gömülmüştü.

Lisbeth mutluluğun acıyla alakalı bir şey olduğunu biliyordu; terk eden acıyla.

Çoğu ölümün adı olmaz, bazılarının mezarı bile olmaz.

“Her ölünün bir kimliği olmalı. Bir ismi, bir öyküsü…”

Bir toplumun değeri en zayıflarına nasıl baktığıyla ölçülürdü.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: